Nepal’de Dağ Sürüşü

Nepalli arkadaşım Rajuyla birlikte kısa bir Kathmandu turu yaptıktan sonra bisikletim için kutu aldığımız bisiklet atölyesine uğradık. Burada çaylarımızı içerken beş altı bisikletlinin bisikletlerine bakım yaptığını gördüm. Raju’ya bunun tur hazırlığı olup olmadığını sorduğumda yeni bir sürprize uyandım. Evet, bisikletler yarın yapılacak tur için hazırlanıyormuş ve bu tura benim de katılacağım haberini yeni alıyorum. Ülkeyi terk etmeden önce ki son tur olacağı ve yeni yerler göreceğim için kendimi şanslı hissediyorum. Ancak nasıl bir parkur olduğu ve kaç kilometre süreceğimiz hakkında bir şey bilmemek birazcık beni tedirgin ediyor.

Ertesi gün erkenden kalktık ve turun başlayacağı bisiklet atölyesinin önüne gidip diğer katılımcıları beklemeye başladık. Kısa bir süre sonra turum boyunca gördüğüm en kalabalık bisiklet topluluğu ile birlikteydim. Onlar birbirleri ile selamlaşıp sohbet ederken ben de alanda toplanan bisikletleri incelemeye başladım. Çoğunluğu dağ bisikletlerinden oluşan bu topluluk arasında Koga marka bir tur bisikleti gördüm. Bu bisiklet çok eski, hatta benim sahip olduğum tur bisikletinin atası bile diyebileceğim kadar eski bir bisiklet. Adını ünlü turculardan hep duyardım yıllardır. Görmek Nepal’de kısmet oldu sonunda.

Beklediğimiz tüm bisiklet kullanıcıları da geldikten sonra oldukça kalabalık bir grupla birlikte Katmandu caddelerinde yol almaya başladık. Bisikletli grup kalabalık olunca doğal olarak kendi kalabalığını da yaratıyor ve trafik sorunu ortadan kalkıyor. Gittiğimiz yol yokuş olmasına rağmen rüzgarın arkamızdan esmesi nedeniyle çok kolay bir şekilde ilk kilometreleri geçiyoruz. Ben yine terliyorum ancak artık alıştığım için beni rahatsız etmiyor. Yanımda benimle birlikte yol alan arkadaşım Raju kahvaltıyı on kilometre sonra bir köyde yapacağımızı söylüyor. Ben de hiç kahvaltı etmeden yol alacağımızı sanıp üzülmüştüm doğrusu. Geride kalan bisikletli arkadaşlarımızı beklerken herkes geldikten sonra hep birlikte sağa dönüyoruz ve asfalt yolu bırakıp toprak yolda ilerlemeye başlıyoruz. Burada yol öyle bir hal alıyor ki bisikletlerimizi elimize alıp ittirmeye başlıyoruz. Çoğunluk dağ bisikletiyle olduğu için benim gibi ağırlık dertleri olmuyor. Yan çantayla ve tur bisikletiyle gelen iki kişiden birisi ben olunca bisikleti ittirmek biraz sorun oluyor. Ancak halimden hiç şikayetçi değilim. Temiz havanın, maceranın ve bisiklet üstünde olmanın keyfini çıkarıyorum.

Bisikletlerimizi bir güzel ittirdikten sonra nihayet kahvaltı yapacağımız yere geliyoruz. Mekanda bizden başka kimse yok. Mekan sahipleri acele bir şekilde bize kahvaltı hazırlamaya başlıyorlar. Ama önden bisiklet kullanıcıları için ikişer tane haşlanmış yumurta geliyor. Bense bir vegan olarak dışarı çıkıp bisikletimin çantasından yanımda getirdiğim iki adet muzu alıp afiyetle yiyorum. Aralarında ki tek vegan ben olunca ister istemez aksilikler olabiliyor. Ama arkadaşım Raju sağ olsun beni düşünüp bakkaldan vegan ekmek alıp geliyor da karnımı bir güzel doyurabiliyorum. Herkes karnını bir güzel doyurduktan sonra artık sıra yola çıkmaya geliyor. Ben hazırlanırken Raju’da eliyle çıkacağımız hemen karşıda yer alan dağları gösteriyor. Dağlara bakıp iç çektikten sonra dayan dizlerim dayan demekten başka çarem yok tabi.

Kahvaltıdan sonra yolumuz tırmanışla başlıyor. Asfalt ve düz bir yol olmasına rağmen o kadar zorlu bir tırmanış ki yumurtaları ikişer ikişer götüren arkadaşlarımın bir kısmı yarı yolda kalıyor. Bense yolun tüm zorluğuna rağmen bisikletimden inmeden yokuşu çıkmaya devam ediyorum. Asfalt yolda ilerliyorum diye sevinirken birden yol bitiyor ve yerini yine toprak yola bırakıyor. Keşke dağ bisikletim olsaydı dediğim yollar başlıyor. Tırmanışlar sırasında bazen bisikletimi ittirmek zorunda kalıyorum ancak ne türlü zorlu olursa olsun çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Bir çok bisikletlinin yüzünde bu yolu nerden buldunuz ifadesi var. Bazıları bisikletiyle zorlu yolları geçmeyi başarırken bazıları da neredeyse yolun tamamını ittirerek geçiriyor.

Nihayet ikinci mola yerimize geliyoruz. Burası Kathmanduyu yukarıdan gören çok güzel bir manzaraya sahip geniş bir düzlük. Etraf yemyeşil. Yanyana iki baraka yapılmış. Birisinde insanların oturup yemek yiyebilecekleri bir kulübe diğerinde ise alış veriş yapabileceğiniz küçük bir market var. Anladığım kadarıyla burada satış yapan aile de burada ki barakalardan birisinde yaşıyor. Herkes bisikletini bulduğu boş alana bırakırken ben barakanın altında gördüğüm ve boş olan gölge alana bırakıyorum. Hava gerçekten çok sıcak ve etrafta bu barakalardan başka gölge bir alan yok. Bisikletimin ayaklığının olması sayesinde rahatça bu alana bırakabiliyorum. Benim bisikletimi bıraktığım sırada arkadaşım Raju elinde bir kaseyle geliyor. Kasenin içinde bizim ayrana benzer bir içecek var ama ne olduğunu bilmiyorum. Raju ısrarla bunun ‘Nepal birası’ olduğunu söylese de inanmıyorum tabi ki. Şu zamana kadar o kadar çok Nepal birası içtim ki bu espiriye inanmayacak kadar biliyorum artık. Sonra Raju espiriden vazgeçip bu beyaz içeceğin pirinç suyu olduğunu söylüyor. Pirinci haşlamışlar ve ortaya çıkan suyu bu şekilde içiyorlarmış. Daha önce içmediğimi söylesem de denemekten başka şansım olmadığını biliyorum. Tadına bakınca bunun o kadar da kötü bir şey olmadığını anlıyorum. Üstelik soğuk soğukta oldukça iyi geliyor. Raju ve diğer arkadaşların söylediğine göre pirinç suyu mideyi rahatlatır, susuzluğu giderir ve enerji verirmiş. o yüzden hemen hemen her turda içmeye çalışıyorlarmış.Bu arada diğer arkadaşlar oldukça keyifli zaman geçiriyorlar. Onca yorgunluğun üzerine müzik açıp oynayarak eğleniyorlar. Bense sadece onları izleyip video çekmekle yetiniyorum. Nepal insanı gerçekten her şartta eğlenmesini biliyor. Pirinç suyunu bitirdikten sonra sıra yemek faslına geliyor. Onlar bizim için özel olarak hazırlanmış et parçalarını yerken ben bu manzarayı görmemek için uçurumun kenarına gidiyorum ve burada biraz fotoğraf denemesi yapıyorum. Manzara gerçekten çok güzel görünüyor. Ben fotoğraf çekmeye uğraşırken aşağıda ki çalılıkların arasından fransızca konuşmalar duymaya başlıyorum. Çok geçemden yirmi kadar insandan oluşan bir Fransız kafilesi önümde beliriyor. Onlar bizden farklı olarak yürüyüş yapmaya çıkmışlar. Benim durduğum alana kadar çıkıp bir kaç fotoğraf çekildikten sonra yollarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Biz de çok zaman kaybetmeden tekrar yola koyuluyoruz. Raju’nun bana söylediği gölü görene kadar göle gireceğim umuduyla basıyorum pedallarıma.

Yolun bundan sonra geri kalan kısmı çok daha zor olacağa benziyor. Başka bir köyün içine geldiğimizde durup çevredekilere yol soruyoruz. Sağımızdan giden yol solda ki yola göre çok daha gidilebilir cinsten. Ama biz solumuzda kalan yolu tercih edip kendimizi yine bir zorlu yola sokuyoruz. Yol öyle ki, hiç bir bisikletli bisikletine binmeye cesaret edemiyor. Hep birlikte bisikletlerimizi ittirmeye devam ediyoruz. Öyle ki, sanki bisiklete binmeye değil de bisikletlerimizi ittirmeye gelmişiz gibi hissediyorum kendimi.

Bu zorlu yolu da bitirdikten sonra sıra nihayet inmeye geliyor. Raju’nun bana gösterdiği dağın zirvesindeyiz nihayet. Yolumuz daha sık ağaçların içinde ve inanılmaz bir sessizlik içinde geçiyor. Bir süre tek başıma yolun ortasında durup sessizliği ve kendimi dinliyorum. İnişin kolay olacağını sanırken yolun bozuk olması nedeniyle tahmin ettiğimin aksine yavaş ilerlemek zorunda kalıyorum. Ellerim fren kolunu sıkmaktan artık acıyor. Ben yavaş yavaş inerken yanımdan arazi motorlarıyla sürüş yapmaya gelen motorcular geçiyor. Olağanca gürültü çıkararak sahip olduğum tüm sessizliği bozup gidiyorlar. Ne yazık ki bir süre kulaklarımda kuş sesleri yerine motor uğultusu duymak zorunda kalıyorum. Bir bisiklet kullanıcısı olduğum için yine kendimle gurur duyuyorum.

Ve nihayet turun sonuna geliyoruz. Raju’nun bana söylediği gölün yerinde yeller esse de verilen vegan yemek sayesinde Raju’ya kızmaktan vazgeçiyorum. O kadar acıktım ki gölü düşünecek hal bulamıyorum kendimde. Ben pirinç yemeğini yerken çantalardan cola şişeleri çıkıyor. Meğer evlerinde yaptıkları viskiyi yanlarında getirip turlarda içiyorlarmış. Bana da teklif ettiklerinde hayır demiyorum tabi ki. Pirinç ve viski gerçekten bu yoklukta çok güzel ikili oluyorlar. Yemek faslı da bittikten sonra kendime gölge bir alan bulup dinlenmeye ve turun muhakemesini yapmak için bir çardağın altına çekiliyorum. Otururken geldiğim yolların zorluğunu ve muhteşemliğini düşünüyorum. Nepal’de ki en güzel turlarımdan birisi olduğunu düşünüyorum bu turun. Ben oturmuş düşünürken üstümüzde biriken gri bulutlar daha fazla dayanamayıp bir güzel yağmuru bırakıveriyor. İyi de oluyor. Ortalık biraz serinlerken yağmuru çok sıkı bir dostum gibi dinliyorum.

Artık geri dönüş vakti geliyor. Bizi ağırlayan mekana veda ettikten sonra geldiğimiz yolun aksi yönünde, köyün içinden geçerek ilerliyoruz. Haritadan kontrol ettiğime göre Kathmandu’ya kadar sadece on dört kilometrelik yolumuz var. Diğer bisikletlileri beklemeden Rajuyla ben önden gidiyoruz. Yorulmuş olduğumdan yolun zor geçeceğini düşünsem de yol hiç olmadığı kadar kolay geçiyor. Kathmandu’ya kadar tamamen trafiğin içinde ve tozlu bir yoldan ulaşıyoruz.

Eve geldiğimizde günün sonunda yorgunluğun ve çamur olmuş bisikletimin yanı sıra Nepal’de böylesine güzel bir doğada bisiklet sürmüş olmanın sevinci kaplıyor içimi. Rajuyla birlikte soğuk biralarımızı yudumlarken eve sağ salim dönmenin ve güzel bir gün geçirmiş olmamızın mutluluğunu yaşıyoruz.

Powered by Wikiloc

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir